Bugün Müslüman dünyanın en ağır imtihanlarından biri, İslam’ı dilde yüceltip hayatta ayaklarının altına alıp çiğnemesidir. Minarelerden ezan okunuyor, camiler doluyor, Kur’an tilavetleri yapılıyor, hutbelerde adalet anlatılıyor, sosyal medyada din savunuluyor; fakat sıra kamu malına, rüşvete, ihaleye, liyakate, kul hakkına ve hesap verilebilirliğe gelince ortaya çıkan tablo insanın yüzünü kızartıyor.
Eğer bir toplum gerçekten Allah’a iman ettiğini söylüyorsa, bunun ilk karşılığı sadece ibadet ritüellerinde değil, emanet ahlakında görülmelidir. Çünkü İslam’da kamu malı ganimet değildir. Devlet hazinesi bir partinin, bir ailenin, bir tarikatın, bir cemaatin, bir zümrenin malı değildir. Kamu malı yetimin, emeklinin, işçinin, öğrencinin, hastanın, mazlumun hakkıdır. O mala el uzatan sadece devleti soymuş olmaz; milletin sofrasından ekmeği, hastanın ilacını, çocuğun geleceğini, yoksulun hakkını resmen çalmış olur.
Bu yüzden yolsuzluk meselesi basit bir idari sorun değildir. Bu, doğrudan iman meselesidir. Çünkü Allah’a hesap vereceğine gerçekten inanan insan, devletin kasasını yağmalamaya cesaret edemez. Ahirete gerçekten inanan yönetici, ihaleyi ehline değil yandaşına vermeyi sıradan bir siyaset tekniği gibi göremez. Kul hakkının ne demek olduğunu bilen bürokrat, makamı kendi akrabasına, partilisine, cemaatine, yandaşına dağıtılacak bir nimet gibi değerlendiremez.
Ama acı gerçek şudur: Bugün birçok Müslüman toplumda din, ahlak üretmekten çok kimlik üretir hâle gelmiştir. İnsanlar “Müslümanız” demekte çok rahat; fakat Müslüman gibi hesap vermekte, Müslüman gibi adil davranmakta, Müslüman gibi emanete sadık kalmakta, Müslüman gibi kul hakkından korkmakta aynı rahatlığı göstermemektedir.
Yolsuzluk Algı Endeksi gibi veriler, bize sadece devletlerin idari performansını göstermiyor. Aynı zamanda toplumların ahlaki fotoğrafını da önümüze koyuyor. Danimarka, Finlandiya, Norveç gibi ülkeler kamu yönetiminde şeffaflık, denetim, hukuk devleti, liyakat ve hesap verebilirlik açısından zirvede yer alırken; birçok Müslüman çoğunluklu ülkenin rüşvet, yolsuzluk, adam kayırma, devlet kaynaklarının yağmalanması, güç sahiplerinin denetlenememesi ve kapalı yönetim anlayışıyla anılması büyük bir utançtır.
Buradaki mesele şudur: Eğer Müslümanlar gerçekten İslam ahlakını içselleştirmiş olsaydı, adalet, emanet, doğruluk, kul hakkı ve kamu malı hassasiyetinde dünyanın önünde Müslüman toplumlar olurdu. İnsanlık “temiz kamu yönetimi nedir?” diye sorduğunda Danimarka’ya, Finlandiya’ya, Norveç’e değil; İstanbul’a, Kahire’ye, Riyad’a, Ankara’ya, Tahran’a, İslamabad’a, Kuala Lumpur’a bakardı. Fakat tablo bunun tersini gösteriyor.
BU DURUM İSLAM’IN EKSİKLİĞİ DEĞİLDİR. TAM TERSİNE, MÜSLÜMANLARIN İSLAM’DAN NE KADAR UZAKLAŞTIĞININ BELGESİDİR.
Çünkü Kur’an, emaneti ehline vermeyi emreder. Kur’an, adaleti ayakta tutmayı emreder. Kur’an, insanların mallarını haksız yollarla yemeyi yasaklar. Kur’an, ölçüde ve tartıda hile yapanları uyarır. Kur’an, yetim malı yiyenleri tehdit eder. Kur’an, kul hakkını, zulmü, haksız kazancı, rüşveti ve kibri mahkûm eder. Peygamber Efendimiz’in hayatı da bunun en açık örneğidir. O, devlet malı konusunda en küçük bir gevşekliğe bile izin vermemiştir.
Buna rağmen bugün birçok Müslüman toplumda kamu malı “emanet” değil, “fırsat” gibi görülmektedir. Makam, hizmet yeri değil, servet edinme kapısı hâline getirilmektedir. Devlet, adalet dağıtan bir yapı olmaktan çıkarılıp zenginleşme aracına dönüştürülmektedir. Siyaset, millete hizmet etmek yerine yandaş üretme mekanizmasına dönüşmektedir. Bürokrasi, ehliyet ve liyakat yerine sadakat ve bağlılık üzerinden şekillenmektedir.
İŞTE ASIL ÇÜRÜME BURADADIR.
Bir toplumda hırsızlık yapan utanmıyor, rüşvet alan utanmıyor, yolsuzlukla zenginleşen utanmıyor, kamu malını talan eden utanmıyor; fakat bunları eleştiren insanlar susturuluyorsa orada ahlaki çöküş başlamış demektir. Bir ülkede dinî söylemler çoğaldıkça adalet azalıyorsa, camiler yükselirken kul hakkı çoğalıyorsa, Kur’an okunurken kamu malı yağmalanıyorsa, “iman” kelimesi dillerde dolaşırken “emanet” ayaklar altına alınıyorsa orada temsil edilen şey İslam değil, dindarlık maskesi takmış çürümüş bir dünyevileşmedir.
Bu çağın Müslümanlarının en büyük trajedisi de budur: Allah’ın adını çok anıyorlar, ama Allah’ın ahlakını hayata taşımıyorlar. Peygamber’i çok sevdiğini söylüyorlar, ama Peygamber’in emanet hassasiyetini taşımıyorlar. Kur’an’a saygı gösteriyorlar, ama Kur’an’ın adalet çağrısını devlet düzenine, ticarete, siyasete, ihaleye, mahkemeye, belediyeye, bürokrasiye taşımıyorlar.
Bu yüzden Müslüman toplumların yaşadığı kriz sadece ekonomik kriz değildir. Sadece siyasi kriz değildir. Sadece hukuk krizi değildir.
BU, AYNI ZAMANDA İMAN VE AHLAK KIRİZİDİR.
Bugün birçok Müslüman, dini bir kimlik kartı gibi taşıyor. “Elhamdülillah Müslümanız” demek kolay. Ama Müslüman olmanın gereği olan adaleti savunmak zor. Kamu malını korumak zor. Akrabayı değil ehli tercih etmek zor. Kendi mahallesinin hırsızına hırsız diyebilmek zor. Kendi partisinin yolsuzluğunu eleştirmek zor. Kendi cemaatinin yanlışına karşı çıkmak zor. Kendi liderinin zulmünü reddetmek zor.
Oysa gerçek iman, insanın sadece karşı mahallenin günahına öfkelenmesi değildir. Gerçek iman, kendi mahallesindeki günaha da öfkelenebilmesidir. Kendi grubunun yaptığı haksızlığa da haksızlık diyebilmesidir. Kendi sevdiği insanların yolsuzluğuna da yolsuzluk diyebilmesidir. Adaletin ölçüsü budur.
Müslüman dünyanın çürümesi, biraz da bu çifte standarttan kaynaklanıyor. Başkası çalınca hırsızlık, bizden biri çalınca “hizmet”. Başkası kayırınca nepotizm, bizden biri kayırınca “dava arkadaşlığı”. Başkası zenginleşince talan, bizden biri zenginleşince “Allah verdi”. Başkası devlet imkânını kullanınca yolsuzluk, bizden biri kullanınca “nimet”.
BU KOKUŞMUŞ AHLAKLA İSLAM TEMSİL EDİLEMEZ ANCAK REZİL EDİLİR.
İslam, adalet dinidir. Fakat Müslümanların önemli bir kısmı adaleti sadece kendileri mağdurken hatırlıyor. Güç ellerine geçince adalet değil, intikam ve paylaşım düzeni kuruyorlar. Devleti ele geçirilecek bir kale, kamu kaynaklarını bölüşülecek bir ganimet, makamları dağıtılacak bir mükâfat gibi görüyorlar. Sonra da bütün bu düzenin üzerine dinî cümleler serperek kendilerini temize çıkarmaya çalışıyorlar.
BU, DİNDARLIK DEĞİLDİR, BU DİNİN ARAÇSALLAŞTIRILMASIDIR.
Bir Müslüman devlet adamı, kamu malının başında titremelidir. Bir Müslüman bürokrat, imza attığı her dosyanın ahirette önüne konacağını bilmelidir. Bir Müslüman belediye başkanı, harcadığı her kuruşun hesabını sadece Sayıştay’a değil Allah’a da vereceğini unutmamalıdır. Bir Müslüman iş insanı, ihaleye hile karıştırdığı zaman sadece rekabet hukukunu değil kul hakkını da çiğnediğini bilmelidir. Bir Müslüman seçmen de kendi tarafının hırsızlığına göz yumduğu zaman bu suça ortak olduğunu anlamalıdır.
Çünkü zulmü yapan kadar, zulme alkış tutan da sorumludur. Kamu malını çalan kadar, “bizimkiler çalıyor ama hizmet de ediyor” diyerek hırsızlığı meşrulaştıran da sorumludur. Rüşvet alan kadar, “sistem böyle” diyerek rüşvet düzenini normalleştiren de sorumludur.