İnsanlığı bir fesatlık girdabı içerisine iten en büyük etken yaşadığı medeniyeti için emek sarf edenlerin mirasına gereği gibi layık olamayışıdır.

Tarih derinliklerine gidildikçe insanlığın kültür ve sanatta hemen her alanda ortak referansı bulunduğu anlaşılabilir.

Fakat yaşayışında insan unsuru geri planda tutulduğunda insanlık medeniyetin gelişmişliğinden kaçmış veya küresel baskılar sonucu atalet içinde kalmasına yol açmıştır.

Söz gelişi; Türkiye cumhuriyeti ile insani hedefini yakalayan bir devlet anlayışında, insanlığa ileri hedeflerinde gerek savunma sanayinde gerekse ekonomi alanında, bir umut olarak kurulan fabrikalar zaman içerisinde küresel politikaların birer payandası haline getirilmiştir.

Sonuç olarak da dünya bir cihan savaşından diğerine geçerken savaşın yaşandığı alanlarda bitmeyen bir sızı hayatı küresel yönüyle etkilemeye devam etmiştir.

İşte bundan sonra halkın ilgi odağına girmek amaçlı olarak, küresel sermaye ve siyasetin mümessilleri politikacılar tarafından ikinci cumhuriyet veya dinler arası diyalog fikirleri seslendirilebilmiştir. Fakat bu fikir de daha sonra ilgi odağından çıkarak ülke 15 Temmuz 2016’da ülkenin kolluk kuvvetlerinin de içerisine sokulduğu bir anarşi ortamına itilmiştir.

Kuşkusuz bundan yol bulmaya çalışan çevreler olacaktı. Burada toplumu sadece askeri alanda değil aynı zamanda kültür ve ekonomi alanında da derleyici liderlere ihtiyaç olduğu daha net olarak anlaşılmıştır.

Orta doğu kültüründe harmanlanan fakat tarih siyasetinde geçirdikleri uzun yılların üzerlerinde daha eskilerden getirdiği olumsuz kültür yaklaşımlarının izlerinin halen bulabilmesi, gerek duyulan liderlik anlayışında da çağın gerisinden takip eden kimselerin tarih sahnesine çıkmasına neden olmuştur.

Bir Saddam Hüseyin veya bir Kaddafi örneğinde yaşanan bu değer ve yargıların ortada olması onu o maddi imkânlara kavuşturan topluluklar, frustrationa(ruh bozulmasına) itilmiş olma hali başlarına bir felaket geldiğinde de yalnız bırakılmaları durumunu doğurmuştur.

Bu sosyal durumun hesabını iyi yapan beynelmilel çevreler, Irak ve Libya gibi birçok ülkede bu yaklaşımlarla güçlü olduklarını sistemlerinin de güçlenebileceğini düşünerek ihtilaller yapmışlardır.

Aynı olaylar Yemen’de de vardır. Ve sonuçları hep aynıdır. Bir toplumun güvenilen bir liderinin kişisel yaklaşımlarda bir İslam inkılabı yapmış olamayışından dolayı ambara giren bir yabani hayvan doyduktan sonra girdiği delikten çıkamadığı gibi bir durumla karşılaşması demektir ki bir toplumu hatta onunla tarihi bağları bulunan insanları da ihtilaller ortamında bir girdaba sürüklemektedir.

İnsanoğlunun sosyal ve ekonomik imkânlarının çağımızda aldığı yükseklik onun yaratanı tarafından kutsandığı onurlu yaratılışına en uygun olan hakkına kavuşmasıdır.

Anlaşılmaktadır ki tarih boyunca derinliklerde kalan insan aklının yaratanı tarafından ona bağışı olan çok daha yüksek sosyal ve ekonomik imkânları olmuştur.

Ancak bununla günümüze kadar nasıl gelindiği ve bunda ne kadar başarılı olunduğu konusu halen bir muammadır.

İnsanoğlu henüz daha ilk medeni imkânlarını yaratanı tarafından ona bahşedilen başta aklı olmak üzere bütün imkânları nasıl kullandığının da bu ölçüde tartışıldığı bir dünyada yaşamaktayız.

Tarihi ve arkeolojik araştırmalar derinleştikçe anlaşılmaktadır ki insanoğlu taş devrine dönüşü ileri bir medeniyet sonrasıdır.

Kaybettiklerinden sonra insan ömrünün ve maddi imkânların sınırlı olması dolayısıyla kaybettiği bilimi yeni baştan keşfetmesi de bir hayli zor olmaktadır.

Hatta tarihinde olmadığı kadar büyük sosyal afetleri de yaşıyor olması bu konuda insanoğlunun kaybettiği medenilik vasfına yeniden kavuşabilmesi için çeşitli sosyal, kültürel ve ekonomik imkânları yeniden derlemek ve insanlık merkezinde bütünleştirmek zorundadır. Fakat bilimin inkişaf ettiği çağımızda henüz bunda yeterli yolun alınamayışı da insanlık onurunu incitmektedir.

Medeni imkânların gelişmesi ahlaki endişeleri dışladıktan sonra değerlendirmenin insanlık için acı sonuçları ile karşılaştığı söylenmesinde herhangi bir engel yoktur.

Aklın gelişimini de etkileyen bu barikat koyma eylemi maalesef dünyada hangi din mensubu olursa olsun medenileşmek yolunda olan topluluklar için büyük bir tuzaktır.

İnsanoğlunun biyolojik ve ideolojik yönlerini kıskacı altına alan ahlaki bozulmalar bütün dinlerin mensubu olduğu iddiasında olanlar için aynı tehdidi içerir.

Bu nedenle hak dini bir yana bırakarak medeni gelişme sağlanır iddiaları da çürütülmüş olur. Şu halde önemli olan hangi dini yaklaşıma hangi doğrulara yaklaşılabildiğidir. İşte insanoğlu kaybetmiş olduğu değerlere yeniden kavuşabilmesi aklını bu doğrularla yorması ile mümkündür.

Bu takdirde zihin darlığına neden olan ahlaki endişeler bertaraf edilerek insan olduğu anlayışıyla geçmişin dini saplantılarını aşarak son dinin varlığını avuçları içerisinde hissedebilecektir.

Bu anlayış ideolojiyi tekelleştiren her türlü ekonomik ve kültürel trollere insan varlığının yaratanının en şerefli varlık olarak yaratmış olduğuna olan inanç keşfedilmesi sağlandığında dini anlayışlardaki renklendirmelere de son verilebilecektir elbette Allah dilerse…

İşte bu anlamda insanoğlu kaybetmiş olduğu bilimsellik aşamasındaki ulvi değerleri bu barış kültürü ile cihanın her tarafından derlediği sosyal değerlerle belirli bir ünite oluşturarak harmanladığında sosyal ve kültürel hayatta belki tartışılması dahi mümkün olmayan güzellikler insanlık ve bütün canlı varlık için hayat bulmuş olabilecektir.

Hangi din olursa olsun aslında bu medeniliği engelleyen olmadığı, dinleri yozlaştıran ahlaki endişeler hangi dinden olduğu varsayılırsa varsayılsın kişilerde vücut bulduğunda felaketler denk boyutlu olduğu gerçeği ile hesaplaşılacaktır.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner1