Havaların ısınmasıyla birlikte toplumsal hayatta bazı sorunların da yeniden arttığına şahit oluyoruz. Bunların başında ise insanların birbirlerinin yaşam tarzına ve değerlerine karşı tahammül göstermekte zorlanması geliyor.
Özellikle giyim tarzı üzerinden yaşanan tartışmalar dikkat çekiyor. Kimi zaman dekolte giyinen bir kadın, toplu taşımada yanında oturan tesettürlü veya çarşaflı bir kadına karşı rahatsız edici tavırlar sergileyebiliyor. Kimi zaman da başı açık bir yolcu, uçakta yanında tesettürlü bir yolcu ile oturmak istemediğini söyleyerek yerinin değiştirilmesini talep edebiliyor.
Bununla da kalınmıyor; yaşanan bu olaylar cep telefonlarıyla kaydedilip sosyal medyada paylaşılıyor ve insanlar kamuoyu önünde rencide ediliyor. Oysa farklılıklarımızı teşhir ederek değil, birbirimize saygı göstererek birlikte yaşama kültürünü güçlendirebiliriz.
Bir başka üzücü konu ise bazı kişilerin sanat adı altında insanların inançlarını hedef alan gösteriler yapmalarıdır. Bir başkasının inancını küçümseyerek ya da kutsal değerleriyle alay ederek ortaya konulan bir eser, bana göre sanat değildir. Bu olsa olsa toplumda ayrışmayı ve gerginliği artırmaktan başka bir işe yaramaz.
İnanç istismarının bir başka yönünü de umre organizasyonlarında görmekteyiz. Bazı tanıtımlarda yemekler, konaklanacak oteller ve ulaşım araçlarının konforu ön plana çıkarılıyor. Adeta bir tatil programı tanıtılır gibi sunumlar yapılıyor.
Oysa umre, turistik bir gezi değil; manevi yönü ağır basan kutsal bir ibadettir. Bu nedenle tanıtımlarda ibadetin ruhu, manevi atmosferi, ziyaret edilecek mukaddes mekânlar, tavaflar, sabah namazları ve manevi ziyaretler daha çok anlatılmalıdır. Aksi hâlde burada da inanç üzerinden bir ticaret anlayışı ortaya çıkmaktadır.
Benzer şekilde, hafızlık gibi son derece kıymetli bir müessesenin düzenlediği merasimlere karşı çıkılması veya bu törenlerin protesto edilmesi de toplumda kırgınlıklara yol açmaktadır. Yine ihtiyaç duyulan bir bölgede cami yapılmasına karşı çıkılması da aynı şekilde tartışmalara neden olmaktadır.
Bütün bunların, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan ve farklı din, kültür ve kimliklerin yüzyıllardır bir arada yaşadığı Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşanması düşündürücüdür.
Evet, şaşkınız.
Çünkü burası Türkiye.
Şaşkınız; çünkü bu ülke mağdurların ve mazlumların yanında duran bir ülkedir.
Şaşkınız; çünkü bu topraklarda farklı dinlere mensup insanlar, farklı etnik kökenlerden vatandaşlar ve zengin bir kültürel miras birlikte yaşamaktadır.
Kısacası, bu yaşananlara şaşkınız.
Oysa Türkiye; dini, milli ve kültürel açıdan son derece zengin bir mozaiğe sahiptir. Hepimiz bu güzel ülkede birlikte yaşamaya mecburuz. Daha da önemlisi, insan olarak birbirimize muhtacız. Birbirimizin inancına, yaşam tarzına, milliyetine veya kültürel değerlerine farklı gözle bakmak, bu topraklarda yaşayan hiç kimseye yakışmaz.
Bir arada yaşamanın en önemli şartı saygıdır. Karşımızdakinin inancına, giyimine, düşüncesine, komşuluğuna ve yaşam hakkına saygı göstermek hepimizin ortak sorumluluğudur.
Yazımı çok değerli bir kardeşimin anlattığı bir hatırayla bitirmek istiyorum.
Yıllar önce Mardin'e yaptığımız bir gezi sırasında rehberimiz Mehmet Bey, Mardin'i şu cümleyle tarif etmişti:
"Dinlerin ve dillerin buluştuğu, taşların konuştuğu şehir..."
Gerçekten de Mardin, farklı dinlere mensup insanların asırlardır kardeşçe yaşadığı ender şehirlerimizden biridir.
Mehmet Bey çocukluk yıllarında yaşadığı bir olayı şöyle anlatmıştı:
Bir hafta sonu anneannesine misafir olduklarında, anneannesinin büyük bir telaşla etli yemek hazırladığını görmüşler. Hava çok sıcak olmasına rağmen bütün pencereler kapalıymış. Ev et kokusuyla dolunca Mehmet Bey merak edip sormuş:
"Anneanne, neden pencereleri kapattın?"
Anneannesi şu cevabı vermiş:
"Evladım, bizim komşularımız Süryani. Bugün onların oruç günü. Normalde bugünlerde kokulu yemek yapmam. Ama siz geldiniz diye et pişirdim. Kokusu onlara gidip de rahatsız olmasınlar diye pencereleri kapattım."
Mehmet Bey sözlerine şöyle devam etti:
"Aynı hassasiyeti onlar da Ramazan ayında gösterirdi. Gündüz vakti Müslüman komşularının yanında yiyip içmezler, yaptıkları yemeklerden iftar vakti gelmeden mutlaka Müslüman komşularına ikram ederlerdi."
İşte birlikte yaşamanın sırrı buydu.
Birbirlerini incitmeden, birbirlerinin değerlerine saygı göstererek, birbirlerini koruyup gözeterek yaşamayı başarmışlardı.
Eski Mardin evlerinde ilginç bir mimari anlayış vardır. Bir evin damı, üst taraftaki komşunun terası olarak kullanılır. Siz kendi terasınızda otururken, alt taraf aslında komşunuzun oturma odası ya da yatak odasıdır. Böylesine iç içe bir yaşamda huzurun tek yolu karşılıklı saygı ve anlayıştır.
Evet, kıymetli dostlar...
Küslük değil, tahammül; öfke değil, anlayış; ayrılık değil, kardeşlik kazandırır.
Yüce Allah, kullarının bunca isyanına rağmen onlara mühlet veriyor ve rahmetiyle muamele ediyor. Bizler ise neden küçücük farklılıklara tahammül edemiyoruz?
İşte asıl üzerinde düşünmemiz gereken soru budur.
Zannederim bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; sabır, saygı ve birbirimizi anlayabilme erdemidir. "Es-Sabru mine'r-Rahmân."