Aynı asansörde, aynı binada, aynı mahallede yüz yüze bakıp tek kelime etmeyen, göz göze gelmemek için telefon ekranına sığınan zavallı birer yabancıya dönüştük. Yan ya da üst dairemizde aylarca kimin oturduğunu bilmeyecek, kapımızın arkasında ölse kokusundan haberdar olmayacak kadar bencilleşip köreldik. Bizler ne ara kapımızı, penceremizi en acısı vicdanlarımızı birbirimize kapattık.
Oysa çok değil bir iki kuşak öncesinde hayatın kalbi komşulukta atardı. Şimdiler de ise o dayanışma ruhunu beton blokların altına gömdük. Önceleri gurbetten gelen akrabalar olunca koşar karşılar, sarılır hasret giderirdik. Şimdiler de ise ne karşılayan da nede gelen de komşuluk kalmadı. Bahçe duvarlarını, güvenlik tellerini yükselttikçe insanlığımızdan, komşuluğumuzdan eksildiğimizi fark etmedik. Güvende olduğumuzu sanırken aslında yapayalnız kaldık.
Sosyal medyada dünyanın öbür ucundaki sahte hayatların, tanımadığımız insanların yediğini içtiğini saniyesi saniyesine dikizliyoruz. Ama yan dairedeki komşumuzun durumundan haberimiz olmuyor. Bu düpedüz toplumsal bir çürümedir. Modern çağın getirdiği bir ruh hastalığıdır.
‘’Komşu komşunun külüne muhtaçtır’’ sözü söylenmiş rast gele bir söz değildir. Hayatın akışını sağlayan en doğal, en sıcak parçasıdır. Bir evde pişen çorba koktu diye diğer eve ikram edilirdi. Anahtarlar komşuya teslim edilirdi. Şimdilerde ise komşuyu görmemek için kaçıyoruz.
‘’Nerde o eski komşuluklar?’’ diye sahte gözyaşları dökmeyi, boş nostalji yapmayı artık bırakmalıyız. O komşulukları öldüren modern hayat değil, bizim konfor düşkünlüğümüz, bencilliğimiz, umursamazlığımızdır. Eğer bu gidişata dur demezsek, o beton kutularımızın içinde yalnız başımıza çürüyüp gideceğiz. Aramıza ördüğümüz o kibir duvarlarını yıkmak bizim elimizde. Nasıl ve ne zaman yıkacağımıza bizlerin karar vereceğini bilmeliyiz.