Zaman, her çağda kendi insanını inşa eder; fakat asıl mesele, insanın zamanı mı şekillendirdiği, yoksa zamanın insanı mı sürüklediğidir. Bugün bu sorunun tam ortasında, kimliğini arayan bir gençlik durmaktadır. Gürültünün arttığı, anlamın azaldığı bir çağda, gençliğin yönü pusulasız bir gemi gibi dalgalar arasında savrulmaktadır.
Oysa biz, köksüz bir hikâyenin çocukları değiliz.
Müslüman Türk gençliği; Orta Asya’nın sert rüzgârlarında dirayet kazanmış, Anadolu’nun irfan ikliminde derinleşmiş, Osmanlı’nın medeniyet ufkunda olgunlaşmış bir yürüyüşün mirasçısıdır. Bu yürüyüşte gençlik; sadece bir yaş değil, bir duruş, bir şuur ve bir dava bilinciydi. Kimi zaman bir alp, kimi zaman bir derviş, kimi zaman da bir âlim olarak tarihin sahnesinde yer aldı.
Aliya İzzetbegoviç, “Geçmişini unutanlar, geleceğini de kaybeder” derken aslında sadece bir millete değil, bütün insanlığa sesleniyordu. Bu söz, bugün bizim gençliğimiz için de bir uyarı mahiyetindedir. Çünkü geçmişiyle bağı zayıflayan bir gençlik, geleceğe dair iddiasını da kaybeder.
Bizim tarihimizde gençlik; Fatih Sultan Mehmet gibi çağ açıp çağ kapatan bir iradenin, Mimar Sinan gibi estetiği ve aklı buluşturan bir dehanın, Akşemseddin gibi ilimle hikmeti mezceden bir gönül insanının omuzlarında yükselmiştir. Bu isimler, gençliğin neyi temsil etmesi gerektiğinin en somut örnekleridir.
Bugün ise başka bir eşikteyiz.
Bilgi çağında yaşıyoruz; fakat bilgelikten uzaklaşıyoruz. İletişim çağındayız; fakat anlam kurmakta zorlanıyoruz. Gençlik, bir yandan sınırsız imkânların cazibesine kapılırken, diğer yandan kimliksizleşmenin eşiğinde yürümektedir. Popüler kültürün yüzeysel akımları, derinlikli bir medeniyetin çocuklarını sığlığa mahkûm etme tehlikesi taşımaktadır.
Cemil Meriç’in ifadesiyle, “Kültür, insanın ruhudur.” Ruhunu kaybeden bir toplumun ayakta kalması mümkün değildir. İşte bugün en büyük sınavımız budur: Ruhumuzu, yani kimliğimizi koruyabilmek.
Aynı şekilde Nurettin Topçu, gençliği “isyan ahlâkı” ile tanımlar. Bu isyan; başıboş bir başkaldırı değil, hakikate yönelen, adaletsizliğe karşı duran, değerlerini savunan bir duruştur. Bugünün gençliği, eğer bir isyan taşıyacaksa, bu; köksüzlüğe, yozlaşmaya ve kimliksizliğe karşı olmalıdır.
Gelecek ise kendiliğinden gelmez; inşa edilir.
Yarınların dünyasında söz sahibi olacak gençlik; sadece teknolojiyi kullanan değil, ona yön veren; sadece tüketen değil, üreten; sadece yaşayan değil, yaşatan bir bilinçle hareket eden gençlik olacaktır. İbn Haldun’un asırlar önce işaret ettiği gibi, toplumların yükselişi de çöküşü de insan unsuruyla ilgilidir. İnsan bozulursa düzen bozulur; insan ihya olursa toplum ihya olur.
Bugün Müslüman Türk gençliğinin önünde iki yol vardır: Ya başkalarının yazdığı senaryoda figüran olmak ya da kendi medeniyet iddiasını yeniden inşa eden bir özne haline gelmek.
Ama mesele sadece bir tercih meselesi değildir…
Mesele, bir hatırlayış meselesidir.
Unutulmuş bir geçmişin, sessizliğe gömülmüş bir medeniyetin, yarım kalmış bir yürüyüşün devamı olabilmektir mesele…
Bir annenin duasında, bir şehidin kanında, bir âlimin satırlarında saklı olan o büyük emaneti yeniden omuzlayabilmektir.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey; kendimize dönüp şu soruyu sormaktır:
Biz gerçekten kimiz?
Bir zamanlar dünyaya adalet götürenlerin torunları mıyız,
Yoksa kendi gölgesinden bile kaçan bir yalnızlığın çocukları mı?
Gözlerimizi kapatıp geçmişin izlerini aradığımızda, bir medeniyetin nefesini hâlâ hissedebiliyorsak, umut vardır…
Ve eğer bir genç, kalbinin en derin yerinde “ben bu hikâyenin devamıyım” diyebiliyorsa, hiçbir şey bitmemiştir.
Çünkü bir millet, gençliğiyle yeniden doğar.
Ve o doğuş, önce kalpte başlar…
Zamanın Gençlik Modellemeleri
Paylaş