Avrupa Birliği – Türkiye ilişkileri için “uzun ince bir yol” diyebiliriz. Bunun nedeni AB ile olan ilişkilerimizin 50 yılı aşkın bir süreye dayanması.
Bilindiği üzere Avrupa Birliği – Türkiye ilişkisi 31 Temmuz 1959’da dönemin başbakanı Adnan Menderes’in topluluğa ortaklık başvurusu ile başlamış, ortaklık anlaşması dediğimiz Ankara Anlaşması 12 Eylül 1963’te imzalanmış, 1 Aralık 1964’te de Türkiye bunu kabul etmiştir.
Şunu baştan kabul etmek gerekir ki Türkiye ve AB ayrı ayrı medeniyet havzalarının, kültürel aidiyetlerin, tarihi referansların ve siyasi geleneklerin temsilcileri. Bu durum zaman zaman yaşanan ve bugün de yaşanmakta olan durağanlıkların olduğu kadar dalgalanmaların da sebebi.
Değerli Arkadaşlar
Avrupa Birliği, 28 üye ülkesi ile bir “değerler birliği”. Bunu da siyasi ve ekonomik kriterler olarak tanımladığı Kopenhag ve Maastricht Kriterleri ile bir “norm” haline getirmekte ve birliğe üye olmanın şartı görmekte.
Türkiye ise 78 Milyonluk Müslüman, Avrupa’dan daha genç nüfusa sahip, NATO üyesi olarak hem bu kriterleri kabul etmekte hem de bu coğrafyada coğrafyasının gücü yanında coğrafyasının dezavantajlarını da taşıyan 1000 yıllık devlet geleneğine sahip güçlü bir ülke.
Avrupa Birliği tercihi, Türkiye’nin “değerler dünyası” tercihidir.
Son dönemde AB ile aramızda anlaşmazlık olarak ortaya çıkan durumlar aslında Türkiye’nin konumundan da kaynaklanan fakat birliğin bunu görmezden gelip AB normlarının ihlali ya da yerine getirmeme olarak gördüğü, bahaneli siyaset yaptığı ve AB’ye katılıma engel gösterdiği durumlar.
Sayın Bakanım, Değerli Milletvekilleri
“Yari güzel olanın gözüne uyku girmez.”
Bizim yârimiz Türkiye, derdimiz de Türkiye’nin büyümesi, gelişmesi, milletinin çıkarları. Gözümüze uyku girmemesi bundan.
Evet, Türkiye olarak biz AB ile müzakerelerde üye olma vecibelerini bir çok ülke üyenin yerine getirmediği kadar AB müktesebatına uygun yerine getirmemize ve girmeye aday ülkelerden daha iyi olmamıza rağmen AB, üye olmak isteyen hiçbir ülkeye dayatılmayan “özel statü” ya da “ayrıcalıklı ortaklık” gibi statüleri Türkiye için uygun görmekte, Türkiye’nin yaptığı reformlar “Batı”nın ebedi hastalığı “oryantalist” bir bakışla küçümsenmekte, Türkiye’yi değerler dünyasının eşit üyesi değil, “öteki”si görmektedir.
Bu hem yanlış hem de bize yapılan bir haksızlıktır.
AB iğneyi bize çuvaldızı kendine batırmalıdır.
Az önce de ifade ettiğim gibi Selçuklu’dan, Osmanlı’dan tevarüs eden büyük bir medeniyet havzasında, Doğu ile Batı’nın kesişme noktasında bulunan çok kültürlü, farklı inanç ve inanışlara ev sahipliği yapan, Sayın Bakanımızın kendi ifadesiyle bir “Milli ve evrensel değerler toplamı” olan Türkiye’nin 28 üyeli Avrupa Birliğine girmesinin siyasi anlamı 28 üyeli olmasının sayısal anlamından çok daha fazladır. Aslında Batı’nın kültürel, dini, siyasal “öteki” olarak görmek istediği Türkiye’nin birliğin içinde bulunması AB’nin küresel boyutu ve çoğulculuğa açık yanının da turnusolü olacaktır. Diğer bir deyişle AB’nin küresel boyuttaki iddiası Türkiye’nin birliğin içinde yer bulması ile güçlenecek, AB ilk defa öteki gördüğü Müslüman Türkiye ile bir arada yaşama tecrübesi yakalayacaktır. Genişleme ve küresel iddia taşıma gayeli bir AB’nin Türkiye’den vazgeçmesi mümkün olmadığı gibi Türkiye’nin konumu da AB için stratejiktir. Bu durum AB karşısında Türkiye’nin güçlü yanlarını oluşturmaktadır.
AB, eğer kendisine atfedilen bir “değerler birliği” iddiasının taşıyıcısı olacaksa bu sınavı başarı ile vermelidir. Türkiye’nin siyasi aklı ve yönetme pratiğini kasıtlı bir biçimde Türkiye aleyhinde dezenforme eden siyasi, sivil yapılara (STÖ) itibar etmemesinin yanında kendisine AB perspektifini bir “devlet politikası” olarak benimseyen, demokrasi ve insan haklarının güçlenmesi, serbest piyasa ekonomisinin kurumsallaşması, herkesin kendi olarak var olabildiği bir yaşam standartlarının kökleşmesini amaç edinen Türkiye’yi birlik fikrinden uzaklaştıracak, toplumuna AB karşıtlığını benimsettirecek zorlama siyasetleri uygulamaktan vazgeçilmelidir.
Bu durum Türkiye olarak bizim de yapmamız gerekenler olmadığı anlamına gelmemelidir.
Türkiye’nin AB’ye girme iradesi bir “Stockholm Sendromu” değil, Batı değerleri diye kodlanan değerlerden kopmamak iradesidir.
Biz yapısal reformlara devam etmeli, katılım müzakerelerinin canlandırılmasına çalışmalı, Schengen’siz Avrupa dolaşımı yani vize hakkı başta olmak üzere son dönemdeki mülteci sorunlarındaki aleyhimize olan asimetrinin giderilmesi temelinde bir diplomatik mücadeleyi sürdürmeliyiz.
AB Bakanlığı bütçesinin hayırlara vesile olmasını temenni ediyor, saygılar sunuyorum.


