Batı’nın bugün bile titizlikle koruduğu "siyasi ahlak""kamu malına saygı" ve "liyakat" gibi değerler bizim sınır kapılarımızdan içeri giremedi. Ama Batı’nın her türlü toplumsal çürümüşlüğü; fuhşu, uyuşturucusu, mafyalaşması ve bencilliği "serbest piyasa" ve "özgürlük" adı altında baş köşeye oturdu.

                  ​Biz Batı’dan beter hale geldik; çünkü Batı, kendi içindeki bu pislikleri en azından işleyen bir hukuk sistemi ve sivil toplum refleksiyle dizginlemeye çalışıyor. Bizde ise bu kokuşmuşluğa bir de "siyasi ahlaksızlık" ve "din maskeli dünya perestlik" eklendi. Rüşvetin adı "hediye", yolsuzluğun adı "iş bilirlik", lüksün adı "itibar" oldu. Yani hem ruhumuzu Batı’ya sattık hem de elimizde kalan tek şeyi; ahlakımızı, kendi ellerimizle kurban ettik.

                                             …….

            Sorun İslam’ın "terbiye edememesi" değil, bireylerin İslam’ın terbiye tezgahına oturmayı reddedip, dini sadece siyasi veya sosyal bir kimlik aksesuarı olarak kullanmalarıdır

                                             ……

                İslami literatürde ibadetler, insanı "insan-ı kâmil" mertebesine taşıyacak araçlardır. 

            Ancak "İslamcı mahalle" olarak tabir edilen sosyolojik katmanda, ibadetler birer "amaç" haline gelmiş ve ahlaktan koparılmıştır.

            Kur’an-ı Kerim, namazın insanı her türlü fuhşiyattan ve kötülükten alıkoyacağını (Ankebût, 45) beyan ederken, bugün toplumda beş vakit namaz kıldığı halde adaletsizliğe göz yuman, kul hakkı yemekten çekinmeyen bir tipolojinin yaygınlaşması, dinin sadece bir "gösteri" ve "vicdan rahatlatma" aracına dönüştüğünün ispatıdır.

             Bu zihin yapısında inanmak, her türlü ahlaki defoyu kapatan bir zırh olarak algılanmaktadır. "Kelime-i şehadet" getiren kişinin, toplumsal alanda ne yaparsa yapsın "kurtulmuş" sayılacağı inancı, ahlaki sorumluluğu öldürmektedir. Oysa İslam, imanı salih amelle (doğru ve ahlaklı eylemle) bir tutar. Amelden kopuk bir iman, sadece bir iddiadan ibarettir.

                                                          …….

                Sözlükte gönül alma ve sevgi nişanesi olarak tanımlanan "hediye" kelimesi, bugün Türkiye'de yolsuzluğun en büyük maskesi haline getirilmiştir.

               İl müdüründen genel müdürüne, daire başkanından, belediye başkanından en tepedeki siyasi figürlere kadar uzanan bu çürüme zincirinde, milyonluk saatler, lüks araç tahsisleri ve "hizmet bedeli" adı altında transfer edilen servetler, halkın gözünün içine bakılarak "bir dostun hediyesi" olarak servis ediliyor.

               Ancak bilinmelidir ki: Kamu görevi ifa eden birinin, görevi dolayısıyla aldığı her maddi menfaat rüşvettir.

               Ambalajının üzerine ne yazarsanız yazın, o paketin içinden çıkan şey halkın hakkı, yetimin rızkı ve devletin onurudur.

               Bu semantik oyun, sadece bir suçun adını değiştirmekle kalmıyor; aynı zamanda toplumsal ahlakı da zehirliyor.

                                                      …

                 "Hile-i şer’iyye" meselesi, aslında İslam ahlakının teknik hukuk kuralları altında nasıl katledildiğinin en acı örneğidir. Allah’ın muradını ve adaleti gözetmek yerine, "kitabına uydurarak" haramı helalleştirmek veya sorumluluktan kaçmak, tam bir zihin ahlaksızlığıdır.

               Borcunu ödememek için malını başkasının üstüne geçiren, Kamu malını "hizmet" adı altında peşkeş çeken, Liyakati "bizden olan" kriteriyle ayaklar altına alan zihniyet, fıkhın açıklarını ararken dinin ruhunu kaybetmiştir.

                Hile-i şer’iyye başvurulan her an, aslında "Ben Allah’ı kandırabilirim" veya "Benim için önemli olan kuraldır, ahlak değil" demektir. Bu zihin yapısı, asla bir ahlak sistemi üretemez; sadece bir "çıkarlar manevrası" üretir.

                                            ….

                İslam dünyasının içine düştüğü en büyük çukur, aklı vahyin karşısına konumlandırmak ya da aklı tamamen devre dışı bırakmaktır. Tarihsel süreçte Gazali sonrası belirginleşen ve akılcı damarı (Mutezile ve İbn Rüşd geleneğini) budayan yaklaşım, Müslüman zihnini "taklitçilik" (taqlid) hapishanesine mahkûm etmiştir.

                Vicdanlı ve erdemli bir insan modeli, ancak özgür bir irade ve işleyen bir akılla mümkündür. Bilimi "Batı icadı" veya "seküler bir tehlike" olarak gören; aklı ise sadece nakli anlamak için sınırlı bir araç kabul eden mahalle, ne evrensel bir hukuk vizyonu geliştirebilir ne de modern dünyanın sorunlarına ahlaki çözümler üretebilir. Bilginin yerini ezberin, tefekkürün yerini sloganların aldığı bir iklimde, bilim insanı yerine "sadık militanlar" yetişmesi kaçınılmazdır.

                                              …….

                İslam düşünce tarihinin en büyük trajedilerinden biri, dinin bir "ahlak nizamı" olmaktan çıkarılıp, bir "hukuk ve ritüel manzumesine" indirgenmesidir. Prof. Dr. İsrafil Balcı’nın dikkat çektiği; adalet duygusu gelişmemiş, akıl ve bilimi dışlayan, sıkışınca "hile-i şer’iyye"ye sığınan insan modeli, tesadüfen değil; yanlış bir din tasavvurunun doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

                 Kur’an’ın "oku" emriyle başlayan, "akletmez misiniz?" sorusuyla kamçılayan devrimi; bugün ne yazık ki yerini sorgulamayan, itaat eden ve ahlakı sadece ibadetlerin arkasına gizleyen bir durağanlığa bırakmıştır.

                                                      …..

                 İslamcı mahallede neden adalet duygusu gelişmiş, vicdanlı, ahlaklı, erdemli, merhametli, aklı ve bilimi rehber edinen insan modeli yetişmiyor?

                     İnanmakla kurtulduğunu zanneden, ibadetlerle defo kapatan ve

sıkışınca hilei şer'iyye'ye başvuran zihin ahlak üretir mi?

                    İsrafil Balcı’nın dile getirdiği bu sarsıcı eleştiri, aslında modern İslam düşüncesinin ve Müslüman sosyolojisinin kanayan yarasına parmak basmaktadır. İslam’ın özü olan "güzel ahlakı tamamlamak" gayesi, yerini ne yazık ki şekilsel bir dindarlığa ve kimliksel bir aidiyete bırakmıştır.

                                                                  ….

                   Bülent Arınç’ın son açıklamaları, yıllardır halının altına süpürülen, görmezden gelinen ve "bizim çocuklar" denilerek meşrulaştırılan büyük bir çürümenin dışavurumudur.

               Arınç, "Masa, Kasa, Nisa imtihanını kaybettik" derken aslında bir itirafta bulunmuyor; bir dönemin, bir idealin ve bir ahlaki iddianın "vefat ilanını" veriyor. Dünün "mücahitleri" bugünün "müteahhitlerine", dünün "iffet" savunucuları bugünün "hedonist" figürlerine dönüştü ! Bu çürüme ve kokuşmanın hikayesi yaklaşık son 25 yıllık muhafazakar iktidarın hazin öyküsüdür !(G. Dihkan’dan alıntı)

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol



Günebakış Trabzon Haber