Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan: “25-30 yıl önce bir insan namaz kılıyorsa, oruç tutuyorsa; ‘bu adamdan zarar gelmez’ kriteri vardı.
Bugün tam tersi. Hırsızlık, Yolsuzluk yapanların, rüşvet yiyenlerin, ihalelerden komisyon alanların büyük bir kısmının ibadi hasletlerinin tam olduğunu görüyoruz.”
………………….
Namazı Var, Ahlakı Yoksa: O İbadet Şahit Değil, Dava Dosyasıdır
Mahmut Arıkan’ın sözü, bugünün en acı hakikatlerinden birine dokunuyor.
Eskiden toplumda ibadet, ahlakın alameti sayılırdı. Namaz kılan, oruç tutan, camiye giden insana karşı doğal bir güven oluşurdu. Çünkü ibadetin insana haya, merhamet, adalet, kul hakkı hassasiyeti ve haram korkusu kazandırması beklenirdi.
Fakat bugün acı bir tabloyla karşı karşıyayız: Bazı insanlar ibadeti Allah’a yaklaşmanın yolu olmaktan çıkarıp, toplumsal itibar kalkanına dönüştürdü.
Bu yüzden mesele namaz kılmak ya da oruç tutmak değildir. Mesele, namaz kılıp hırsızlık yapabilen, oruç tutup rüşvet yiyebilen, hacdan dönüp ihaleye fesat karıştırabilen, “Allah” deyip “kul hakkı yiyebilen” karakter bozulmasıdır.
Bu, sıradan bir günah değildir; dinin içinin boşaltılmasıdır.
Kur’an zaten bu sahte dindarlığı açıkça mahkûm eder. Mâûn Suresi’nde “Vay haline o namaz kılanların ki; onlar namazlarının özünden uzaktırlar, halka gösteriş yaparlar, hayra da engel olurlar” buyurulur.
Yani Kur’an, namaz kılan herkesi otomatik olarak temize çıkarmaz; aksine namazı gösteriye çeviren, namazın ahlaki özünden kopan insanı çok sert şekilde uyarır.
İşte tam da burada senin ifaden yerini buluyor: Ahirette bazı insanların kıldıkları namaz, tuttukları oruç yüzlerine rahmet olarak değil, utanç olarak çarpılabilir. Çünkü o ibadet, sahibini haramdan alıkoymadıysa; yetimin hakkını, milletin parasını, kamunun malını, emanet edilen makamı korumadıysa, artık o ibadet insanı savunan bir şahit değil, aleyhinde konuşan bir delil olur.
Peygamber Efendimiz’in “müflis” hadisi de bunu çok net anlatır.
Hadiste, gerçek müflisin kıyamet günü namaz, oruç ve zekâtla geldiği; fakat insanlara sövdüğü, iftira ettiği, mal yediği, kan döktüğü ve zulmettiği için sevaplarının hak sahiplerine dağıtıldığı bildirilir. Sevapları bitince de mazlumların günahları onun üzerine yüklenir. Bu, ibadetin kul hakkı karşısında nasıl eriyip gidebileceğini gösteren sarsıcı bir uyarıdır.
Demek ki mesele şudur: Allah’ın huzuruna sadece secde iziyle çıkılmaz; temiz alınla, temiz elle, temiz lokmayla, temiz hesapla çıkılır. Bir adamın alnı secdeden kararabilir; ama eli harama uzanıyorsa, o kararmış alın onu kurtarmaya yetmez. Bir adam beş vakit camide görünebilir; ama ihaleden komisyon alıyorsa, milletin parasını çalıyorsa, emanete ihanet ediyorsa, onun camideki görüntüsü Allah katında makyajdan ibaret kalabilir.
İslam’da ibadet ile ahlak birbirinden kopmaz. Namaz, insanı kötülükten alıkoymak içindir. Oruç, nefsi terbiye etmek içindir. Zekât, malın putlaşmasını engellemek içindir. Hac, insanı kibirden arındırmak içindir. Fakat kişi bütün bunları yaptığı hâlde kibri büyüyor, harama cesareti artıyor, kul hakkına duyarsızlaşıyorsa, orada ibadet değil, dindarlık kostümü vardır.
Bugünün en büyük felaketlerinden biri de budur: Haram yiyen ama dini konuşan tiplerin çoğalması. Bunlar topluma iki kez zarar verir. Birincisi, doğrudan hırsızlıkla, yolsuzlukla, rüşvetle, adaletsizlikle zarar verirler. İkincisi, dinin itibarını kirletirler. İnsanlar onların yüzünden dinden soğur, ibadetten şüphe eder, samimi Müslümanlara bile kuşkuyla bakmaya başlar.
Bu yüzden sahte dindarın zararı açıktan günahkâr olandan daha büyüktür. Çünkü açıktan günahkâr, günahını din diye pazarlamaz. Ama SAHTE DİNDAR, “haramını dua” ile örter,” zulmünü sakalla” gizler, “hırsızlığını hizmet” diye ambalajlar, “rüşvetini hediye” diye yumuşatır, “kayırmacılığını bizden olanı korumak” diye meşrulaştırır. İşte en TEHLİKELİ ÇÜRÜME budur.
Kur’an’ın adalet vurgusu da burada belirleyicidir. Nisa Suresi 58. Ayette; “Allah, emanetlerin ehline verilmesini ve insanlar arasında hükmedildiğinde adaletle hükmedilmesini emreder.” Bu ayet yalnızca mahkeme hâkimlerine değil; devlet yönetenlere, belediye idare edenlere, kurum başında oturanlara, ihale verenlere, işe adam alanlara, kamu malı kullanan herkese hitap eder.
Dolayısıyla bir kişi NAMAZ KILIP EMANETİ EHLİNE vermiyorsa, ORUÇ TUTUP ADALETİ çiğniyorsa, ZEKAT VERİP KAMU MALINI yağmalıyorsa, onun DİNDARLIĞI eksik değil; SAKATTIR. Çünkü İSLAM sadece BİREYSEL İBADET DİNİ DEĞİLDİR; aynı zamanda EMANET, ADALET, LİYAKAT, KUL HAKKI VE HESAP DİNİDİR.
Bugün Müslüman toplumların en büyük imtihanı ATEİZMDEN ÖNCE AHLAKSIZ DİNDARLIKTIR. Çünkü dinsizliğin zararını herkes görür; ama dindarlık kılığındaki hırsızlık, önce kutsal kelimelerin arkasına saklanır. İnsanlar “Allah, kitap, ümmet, dava, hizmet” gibi kavramları duyunca bir süre aldanır. Fakat sonunda gerçek ortaya çıkar: Ortada DAVA DEĞİL ÇIKAR, HİZMET DEĞİL SOYGUN, İBADET DEĞİL VİTRİN vardır.
Bu nedenle Mahmut Arıkan’ın işaret ettiği mesele basit bir siyasi eleştiri değil, derin bir ahlaki çöküş tespitidir.
Bugün toplumun yeniden ayağa kalkması için sadece CAMİLERİN DOLMASI yetmez; HARAMDAN KORKAN kalplerin çoğalması gerekir. Sadece ORUÇ tutan mideler değil, RÜŞVETE uzanmayan eller gerekir. Sadece DUA eden diller değil, YALAN söylemeyen diller gerekir. Sadece SECDE eden alınlar değil, KUL HAKKI karşısında titreyen vicdanlar gerekir.
Evet, ahirette bazı insanların namazı yüzlerine çarpılacaktır. Çünkü o NAMAZ, onları ZULÜMDEN alıkoymamıştır. Bazılarının ORUCU yüzlerine çarpılacaktır. Çünkü o oruç, midelerini aç bırakmış ama NEFİSLERİNİ TERBİYE etmemiştir. Bazılarının ZEKATI yüzlerine çarpılacaktır. Çünkü verdikleri üç kuruşla ÇALDIKLARI MİLYONLARI örtmeye çalışmışlardır.
Son söz nettir: İBADET, AHLAK ÜRETMİYORSA sahibini kurtarmaz; aksine sahibini daha ağır bir sorumluluğun altına sokar.
Çünkü NAMAZ KILAN HIRSIZ, sadece hırsız değildir; namazın şerefini de kirletendir.
ORUÇ TUTAN RÜŞVETÇİ, sadece rüşvetçi değildir; orucun ahlaki iddiasını da yere düşürendir.
ALLAH’IN ADINI AĞZINDAN DÜŞÜRMEYİP KUL HAKKI YİYEN kişi ise sadece ZALİM değildir; dini kendi suçuna perde yapan tehlikeli bir SAHTEKARDIR.
Ve böylelerinin ahirette en büyük korkusu belki de şu olacaktır: Dünyada kendilerini akladığını sandıkları ibadetlerin, mahşerde kendi aleyhlerine şahitlik etmesi.
( G. Dihkan )




